|
|
|
|
|
 |
İçimde birikenlerden parçalı bulutlu Ara ara aklıma düşen ama ertelediğim bazı konulara kısa kısa değineceğim bu hafta. Yazmak istediğim birkaç konu oluyor; bir ucundan başlıyorum yazmaya fakat bazılarını yeterince renkli bulmayıp bir kenara ayırıyorum. Yine de kenarda köşede kalanları kısaca da olsa paylaşayım istedim bu defa. Üniversite sınavı sonuçları açıklandı, kayıtlar başlıyor. Kimi sevdiği, kimi hiç aklında olmayan bir bölüme girdi. Şimdi geri dönüp kendi eğitim hayatıma baktığımda şöyle bir gerçekle karşılaşıyorum. Ben ve çevremdeki pek çok kişi, sınav başarısının bu kadar dershanelere endekslenmediği bir dönemde, dereceyle girilen liselerde okuduk. Sonrasında Türkiye ve dünyadaki iyi üniversitelerde farklı alanlarda eğitim aldık.
Ancak ister makine mühendisliği, ister işletme okumuş olsunlar; pek çok arkadaşım şu an çokuluslu şirketlerde marka müdürlüğü yapıyor, bankalarda ve finans kurumlarında ‘para'yla uğraşıyor. Servetin ve üretimin dengesiz dağıldığı bir dünyada bu değerli beyinler, memleketimizde doğru ekim yapılmadığı için verim alınamayan ya da verimsizleşen arazilerle meşgul olsa, satış ve pazarlama yerine üretime kafa yorsak, neler olabilir diye düşünmeden edemiyorum...
|
|
|
| |
|
 |
Cennetin ballı meyvesi incir Adem'in neden incir ağacının yanı başındayken elmayı arzuladığına akıl sır erdiremiyorum. Dünyası alt üst olunca yine incirden yardım almış, yaprağını alıp kıyafet yaparak! Benim bu hikayeden aldığım en önemli mesaj, incirin yüzde 100 cennetten çıkma olduğu.
İncirin en güzel yetiştiği topraklarda yaşadığımız kesin. Tariş'in internet sitesinden edindiğim bir bilgiye göre, vaktiyle Amerikalılar California'da Ege inciri yetiştirmek üzere ülkemizden fide ve tohum almış. İlk denemede başarılı olamadılarsa da sonra tutturmuşlar. Bu hikayenin en önemli tarafı herhalde yüzyıllardır dünyanın en bereketli topraklarında yaşıyor olmamız. Fakat bu rehavet ve şımarıklıkla daha ne kadar ve nasıl yaşarız, bilinmez.
|
|
|
| |
|
 |
Serin çorbalar Ramazan başladı; gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda, panolarda, hatta otobüs arkalarında bile yemek reklamları var. İştahımızı artırmak için elinden geleni yapıyor adeta herkes ve her şey. Ben bu hafta Ramazan sofralarının az iddalı gözükeni ancak en güzel taraflarından, çorbalardan bahsetmek istiyorum. Malum havalar sıcak ve günler uzun. Orucu hararetle açmak muhtemel. Bu sebepten bu çorbalar soğuk. Bir taraftan da sıcaktan zar zor uyuyabildiğimiz gecelerde sahur yemeği alternatifi. Geçen haftalarda hazır çorba üreten bir markayla yaptığım toplantıda araştırmalarına göre Türk hanımlarının ortalama üç, en fazla dört çorba bildiğini öğrendim!
|
|
|
| |
|
 |
Kadayıf Mantı Kadayıf aslında ne tuzludur ne de tatlı; şerbetle şekerli hale getiriyoruz onu. Dolayısıyla bu mucizevi malzemeden ana yemek de yapabiliriz, çay saatleri için börek de, değişik tatlılar da. Kadayıf Mantı, Kadayıf Böreği ve Çıtır Muz benim gözde tariflerimden, umarım siz de seversiniz... Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Süt rüyaya dalınca Bu haftaki başlığın esin kaynağı Artun Ünsal'ın ‘Süt Uyuyunca' kitabı. Süt uyuyunca peynir, peynir yemekle birleşince de rüya oluyor! Ben de bir süredir peynirlerle yatıp peynirlerle kalkıyorum; olabildiğince kısa, bir yandan da ayrıntılı bir peynir yazısı hazırlamak gibi bir arzum var.
Bu sırada karşıma çıkan türlü türlü peyniri ve bölgelere dağılımlarını incelerken, ellerim kaşındı. Geçten haftalarda yaşamak üzerinden gittik; bu hafta dolu dolu üç yemek tarifine geçelim.
Üç tarifte de esas, Türk peynirlerini öne çıkarmak. Kalitesi tartışmalı yabancı peynirler ithalat kotalarını her ay hızlıca doldururken yerel peynirlerimizin usul usul sıralarını beklemelerine içim el vermiyor.
|
|
|
| |
|
 |
Gerçek özgürlük: Mahalle ve çarşıları Yavaş yavaş uzaklaşıyor hayatımızdan halbuki sağlıklı bir yemek kültürü oluşturmak ve yemek kültürümüzü korumak için de hayati bir yer mahalle. Mahalle henüz kaybetmediğimiz, sahip çıkarsak uzun vadede yemek kültürümüzü koruyabilmek için faydasını göreceğimiz çok önemli bir sosyal değer. Modern dünyada kişiliğimizi koruyarak var olabilmenin, özgürlüğün, sadelikten doğan mutluluğun sırrını taşıyan güzel bir kurum. Mahalle deyince aklıma bir dolu güzellik geliyor. Galeta, simit ve pidelerin yapıldığı, mahalleyi ısıtan dükkan, namı diğer mahalle fırını. Dünyanın yedi harikası arasında sayılmasını hayal ettiğim yufkalar ve yufkacı. Manav, bakkal, kasap, tuhafiyeci, terzi. Şanslıysak yoğurtçu, hatta belki bakırcı, kalaycı. Elbette ufak esnaf restoranları, kahveler ve kafeler.
|
|
|
| |
|
 |
Cennetten kovulmadık Amerika ve İngiltere'de yemek devrimi yapmaya çalışan 35 yaşındaki Jamie Oliver ağaçtan bir şeftali koparıyor ve “Bunu hayatımda ilk kez yaptım” diyordu.
Bu cümle bile ne kadar şanslı olduğumuzun kanıtı. 17 milyonluk bir şehirde sokaktan ıhlamur, kiraz, asma yaprağı ve şeftali toplamak, denizden balık tutmak... Yani henüz cennetten kovulmadık biz.
Bir kola şirketi satış uzmanını iki haftalığına Uzakdoğu'ya gönderir. Görevi, fastfood restoranlardaki tüketimlerinin artırılmasıdır. Çok basit bir fikir gelir aklına. Kağıt kola bardakları üç boydur. En küçük boya çocuk çizimleri eklettirir, bir de XL seçeneği ekler. Hangi boy içecek istedikleri sorulduğunda, en küçük bardağı çocuk bardağı olarak gören müşteriler, otomatik olarak bir büyüğünü seçer. En büyük bardaktan içenler de üst mertebeye ulaşıp XL alır. Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Kabak tadı mı verdi Sen kabak ol; bir sürü tadı için hüp diye çekebil; hem çıtır, hem sulu kalabil; yoğurt, un ve sarımsakla coş; kolay yetiş; bol ver hatta seni dayanıklı bulup memleketin karpuzlarının yarısını senin üzerine aşılasınlar. Sonra da yiyip yiyip “kabak tadı verdi” diye adını çıkarsınlar. Dünya hiç adil değil! Ezilenin, kaybolanın, unutulanın yanındaki mutfağımızın bu haftaki yıldızı kabak. Kendisine hürmetle, bu seferlik girişi kısa tutup kabağın hallerine geçelim.
Çiçeği, sanırım kabağın biz nankör insanlara kendini ifade edebilme şekli. Geceleri açıp nefes alan, gündüzleri de küsüp büzüşen bu çiçeği sabahın erken saatlerinde toplarsanız nefis bir dolma yapabilirsiniz. Mevsimi gelince, benim kabak çiçeği aşkım da yeniden alevlendi ve ‘Çiçekleri pirinç haricinde bir şeyle doldurabilir miyiz' sorusuyla harekete geçtim. Çünkü pirincin yumuşaması için kabak çiçeğini hep haddinden fazla pişiriyormuşuz gibi geliyor bana.
Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Kanseri yiyerek aç bırakmak Kanseri yemek yiyerek durdurmak veya oluşmadan engellemek mümkün mü? Dr. William Li'nin aktardığı teoriye göre evet! Kötülüğü daha fazla iyilikle yenmek gibi geldi bana. Üzerinde düşünmeye değer bir fikir
Kanser hücreleri vücudumuzdaki damarlardan beslenerek büyüyor ve daha fazla damara ihtiyaç duyuyor. Vücut özel durumlar dışında erişkinlerde yeni damar oluşturmuyor. Yaşam biçimine bağlı değişkenlerden dengemizi şaşırıp olağandışı damar üretmezsek, kanser hücrelerini aç bırakmak mümkün. Araştırmalara göre, bu dengeyi sağlamakta yediklerimizin de etkisi büyük. Bazı yiyeceklerin angiogenesis'i dengede tutucu etkisi var. Kanser hücreleri büyümek için beslenecek damar bulamadıklarında, küçük kalabiliyor, genişlemeleri engellenebiliyor veya yavaşlayabiliyor.
‘Angiogenesis' yeni damar oluşumu demek. Erişkin bir insanda yeni damar oluşumu temel olarak doğum, menstrüasyon ve yaralanmalar sırasında gerçekleşiyor, diğer zamanlarda böyle bir ihtiyaç yok. Angiogenesis dengesi bozulduğunda, dengesiz bir şekilde hücre üretimi başlayabiliyor ya da hasar gören damarlar tamir edilemiyor.
Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Çılgın İstanbul nimetleri Baş döndürücü bir ıhlamur kokusunun içerisinde yürürken, bir anda önünüze çat diye bir şey düşüyor. Bu da ne diye kafanızı kaldırıyorsunuz, arka planda yedi tepeli İstanbul'un beklenmedik güzellikteki manzarası, önündeyse bir karga, kırmak için cevizini yola atıyor. Bu çılgınlık değil de nedir?
Bir İstanbul sabahı... Erken bir toplantının ardından eve dönüyorum. Yürüsem mi diye düşünürken nefis bir koku çalınıyor burnuma. Keyiften başım dönüyor. Senenin ilk ıhlamur kokusu. Yıllardır günde 12-14 saat çalışmaktan gündüz gözüyle bu kokuyu duyamamışım. Yerçekimsiz bir dünyada 1 saat yürüyorum.
Patrick Süskind'in Koku adlı romanındaki Grenouille herşeyi kokuyla algılar. Güzel kokuları çıkarmak için pek çok yöntem geliştirir; amacı kimsenin karşı koyamayacağı bir parfüm yapabilmektir. Benzer duyguları ben tat için besliyorum. Beğendiğim bir koku, doku veya sesi bir yiyeceğe dönüştürebilmek düşüncesi aklımı başımdan alıyor. Ihlamurlu dondurma; bu yürüyüşteki yaz sabahı serinliğini, ıhlamur kokusunu ve yaşadığım çocuksu mutluluğu nasıl birleştiririm diye düşünürken çıktı. Böyle denemeler her zaman başarıyla sonuçlanmıyor elbette ama bu sefer üç duyguyu da tutturdum sanırım... Sizinle heyecan içinde paylaşıyorum bu tarifi.
Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Dünyayı yemek yaparak yavaşlatmak! Yakın zamana kadar hayatımızda rutinler vardı; bahar temizliği gibi, kışlık yazlık değişimleri gibi...
Sevdiğimiz meyveler için mevsimlerini beklemek de büyük heyecandı. İnsan, yarattığı dünyanın hızından doğaya kulak vermediği sürece zaman kavramı da, rutinlerimiz de şaşacak. Yiyecekleri saklama âdetlerini geri getirerek zamanı yavaşlatabiliriz. Salçalar, turşular, reçeller yapmak nefes aldırıp yavaşlatıyor bizi.
Pek yakında Çin, dünyada en çok İngilizce konuşan insanın yaşadığı ülke olacak. Bugün okul çağında olan biri, 38 yaşına geldiğinde 10-14 iş değiştirmiş olacak. Günümüzde, her dört kişiden biri, çalıştığı işte bir yıldan az süredir çalışmakta. Amerika'da 2010 yılında en çok rağbet gören 10 iş, 2004 yılında yoktu. Çocuklarımızı daha icat edilmemiş işlerde çalışmaları, henüz ortaya çıkmamış problemleri çözmeleri için yetiştiriyoruz. Katlanarak artan sayılarla hızlanan bir hayatın içerisinde...
Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Zor günümüzde yanımızda olan yemekler ve insanlar Vefat yemekleri? Havalar bu kadar güzelken bu konu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Zor günleri hatırlamak, hırs, telaş ve kaygıların boşluğunu hissettiriyor insana.
Bir taraftan da âdetlerin güzelliği, sevginin, dostluğun, ailenin ve iyi günde kötü günde bir arada olmanın kıymeti başka tür bir huzur ve mutluluk veriyor, sakinleştiriyor bizi. Bilhassa biraz dinginliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde.
Refika Birgül
|
|
|
| |
|
 |
Aşk dolu hafta içi piknikleri Emekliliğin tadını çıkaran çiftler, baharın kıpırtısıyla aşkları filizlenenler veya yakın dostuyla kaliteli zaman geçirmek isteyenler için nefis bir seçenek piknik.
Sevilen, sevmeyi seven, büyük, küçük, kırgın, vurgun, yorgun, dost, yoldaş çiftlere, keyifli ve içten bir yemek arası... Ne de olsa yarın kimseye vadedilmedi. Şimdi soluk alma ve küçük mutluluklar yaratma zamanı...
Malum, günler uzadı, havalar da gitgide güzelleşiyor. İşler belki yavaşlamadı, ama içimizde bir yürüyüp gitme arzusu beliriverdi, köpürüp köpürüp duruyor. “Şimdi İstanbul'da piknik yapmanın tam vakti!” desem, ormanların, yolların kalabalığından ve çilesinden bahsedeceksiniz belki. Piknik denince, aklımıza mis gibi deniz ve toprak kokusu yerine kalabalık ve ilerlemeyen bir trafik gelir oldu. Hafta sonları öyle gerçekten, peki piknik sefasını hafta içine taşımaya ne dersiniz? Hazır sabah beş gibi ağaran, dokuza kadar aydınlık günlerdeyken... Refika Birgül
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|